2 Nisan geldiğinde bir şeyler oluyor bize. Bir anda hatırlıyoruz. Bir anda duyarlı oluyoruz. Bir anda görünür kılıyoruz. Işıklar yanıyor, renkler seçiliyor, paylaşımlar yapılıyor. Peki sonra? Asıl soru belki de tam burada başlıyor: Hatırladığımız şey gerçekten ne?
Bir dönem maviydi bu görünürlük. “Farkındalık” maviydi. Ardından itirazlar yükseldi; farklılık yetmez, kapsayıcılık gerekir dendi. Bu kez kırmızı konuşulmaya başlandı. Renkler değişti, söylemler değişti, hassasiyetler yeniden tanımlandı. İnsanlar iyi niyetle bir yerden diğerine geçti. Maviden kırmızıya, kırmızıdan başka bir tona…
Ama hayatlar yer değiştirdi mi?
Asıl mesele tam da burada başlıyor. Çünkü biz çoğu zaman meselenin kendisiyle değil, onun sembolleriyle ilgileniyoruz. Gösteren, gösterilenden daha önemli hale geliyor. Bir ışık, bir tişört, bir etiket… Vicdanımızı kısa süreliğine rahatlatan, bize “bir şey yaptık” hissi veren küçük dokunuşlar. Oysa gerçek hayat, o karelerin dışında akmaya devam ediyor.
Otizm üzerine yürütülen tartışmalar sadece renklerle sınırlı değil. Kullanılan kelimeler bile zaman zaman bir mücadele alanına dönüşüyor. “Otizmli birey mi denmeli, otistik mi?” sorusu etrafında dönen uzun tartışmalar var. Oysa bu tartışmaların ortasında gözden kaçırdığımız çok temel bir gerçek var: Her birey aynı değil. Herkes kendini aynı şekilde tanımlamak zorunda değil. Çeşitliliği savunurken, herkesi tek bir kalıba yerleştirmeye çalışmak kendi içinde büyük bir çelişki barındırıyor.
Ve belki de en acı olanı şu: Bu tartışmalar sürerken, bazı hayatlar yerinde saymaya devam ediyor.
Evinden çıkamayan çocuklar var bu ülkede.
Sosyal hayata karışamayan, eğitim desteğine ulaşamayan, ailesi çaresizlik içinde çözüm arayan binlerce birey…
Ağır destek gereksinimi olan çocuklar için yeterli gündüz bakım merkezlerimiz var mı?
Kaç aile bu yükü tek başına taşımak zorunda kalıyor?
Kaç çocuk, hak ettiği eğitime ulaşabiliyor?
Kaç genç, istihdama katılabiliyor?
Bu soruların cevapları, ne yazık ki sosyal medyadaki renkler kadar parlak değil.
Biz bir günlüğüne görünür kılarken, onlar her gün görünmez kalmaya devam ediyor.
Toplumsal farkındalık elbette kıymetli. Bir meseleyi konuşulur hale getirmek, onu yok saymaktan çok daha değerlidir. Ama farkındalık, eyleme dönüşmediği sürece eksik kalır. Hatta bazen, eylemin yerini alarak bizi yanıltır. “Zaten farkındayız” diyerek, sorumluluğumuzu tamamladığımızı zannederiz.
Oysa farkındalık bir başlangıçtır, sonuç değil.
Gerçek değişim; bir çocuğun okula erişebilmesiyle başlar.
Bir öğretmenin sınıfında farklı öğrenen bir öğrenci için yol aramasıyla devam eder.
Bir annenin “yalnız değilim” diyebilmesiyle güçlenir.
Bir gencin iş bulabilmesiyle, bir apartmanda kabul görmesiyle, bir otobüste dışlanmamasıyla anlam kazanır.
Bunlar görünmezdir. Fotoğrafı yoktur. Paylaşımı azdır. Ama hayatın kendisi tam olarak burada değişir.
Belki de artık kendimize daha dürüst bir soru sormalıyız:
Biz neyi önemsiyoruz—meselenin kendisini mi, yoksa onun görünürlüğünü mü?
Bu yıl 2 Nisan’da bir renk seçmek yerine, bir sorumluluk seçsek nasıl olur?
Bir ışık yakmak yerine, bir kapı aralasak?
Bir paylaşım yapmak yerine, bir hayatın yükünü hafifletsek?
Belki bir çocuğun eğitimine destek olmak,bir aileyi dinlemek, bir öğretmenin elini güçlendirmek.
Belki de sadece daha anlayışlı bir toplumun parçası olmak…
Çünkü mesele, hangi rengi yaktığımız değil;
kimin hayatına gerçekten dokunabildiğimizdir.
Ben bu yıl bir renk seçmek istemiyorum.
Çünkü bazı meseleler, tek bir renge sığmayacak kadar derin.
Bazı sorumluluklar ise sadece görünmekle yerine getirilemeyecek kadar gerçek.
Vicdanın bir rengi varsa, o da sürekliliktir.
Görünür olduğu günlerde değil, kimsenin bakmadığı zamanlarda da var olabilmektir.
Çünkü her dijital adım, geleceğin temelini atıyor;
ama o temeli gerçekten sağlam kılan şey, attığımız adımların samimiyeti.
Belki de en gerçek farkındalık,
hiçbir renge sığmayacak kadar derin olandır.
