Okullar yıl boyunca pek çok kurumun, derneğin ve sivil toplum kuruluşunun ziyaretine ev sahipliği yapıyor. Takvim dolu, fotoğraf kareleri renkli… Ama o karelerin arkasında çoğu zaman aynı eksiklik gizli: çocuğun kendisi yok. Kurum temsilcileri geliyor; kimi zaman bir sunum, kimi zaman birkaç broşür, bazen de sadece bir hatıra fotoğrafı…
Oysa çocuklar o anlarda genellikle izleyici, hatta çoğu zaman sadece dekor oluyor. Yetişkin dünyasının iyi niyetli ama plansız ziyaretleri, ne yazık ki çocuk gerçekliğini ıskalıyor.
15 yıldır öğretmenlik yapıyorum; sayısız etkinlik, proje ve ziyaret gördüm. Ancak geçtiğimiz hafta Kızılay’ın okulumuza yaptığı ziyarette ilk kez çocukların etkinliğin öznesi olduğunu gördüm. Kızılay ekibi anlatmakla yetinmedi; çocuklara dokundu, onlarla oynadı, düşündürdü.
Etkinlik boyunca çocukların gözleri parladı, katılım gösterdiler, hissettiler. O an fark ettim: Bir etkinliğin değeri, kameraya değil çocuğun kalbine dokunabildiği kadardır. Bu vesileyle Kızılay Yozgat İl Şube Başkanı Sayın Faruk İbiş’e, ziyareti planlayıp organize eden tüm Kızılay ekibine ve süreci okulumuzda büyük bir özveriyle yürüten Kızılay Okul Sorumlumuz Melike Ece’ye gönülden teşekkür ederim. Yapılan program sadece bir ziyaret değil, gerçekten çocukları içine alan bir öğrenme deneyimiydi. Her çocuğun aynı samimiyetle temas edildiği, “çocuk için” değil “çocukla birlikte” yapılan bir etkinlikti. Bu fark, tüm kurumlara örnek olmalı.
Çocuklar çoğu zaman okul koridorlarında bir kalabalıkla karşılaşıyor. Ziyaretçiler geliyor, öğretmenler düzen kuruyor, fotoğraflar çekiliyor… Ama çocuğa sorarsanız, çoğu “Kim gelmişti?” sorusuna cevap veremiyor. Çocuk için o an, yaşantıya dönüşmemiş bir geçiş anı olarak kalıyor.
Etkinlik, anlatılanın değil; yaşananın öğrenmeye dönüştüğü bir süreçtir.
Eğer çocuk neye, niçin, nasıl dahil olduğunu bilmeden sadece izliyorsa; o ziyaret ne kadar iyi niyetli olursa olsun öğrenme değeri taşımıyor.
Eğitim bilimleri literatürü bu durumu açıkça destekler. Piaget’ye göre çocuk, bilgiyi dışarıdan almaz; yaşantısıyla yapılandırır. Vygotsky, öğrenmenin sosyal bir etkileşim süreci olduğunu vurgular. Yani bir etkinlik, çocuğun aktif katılımı olmadan yalnızca bilgi aktarımına dönüşürse, çocuk dünyasında kalıcı bir iz bırakmaz. Kısacası: “Katılım yoksa öğrenme yok.”
Ne var ki çoğu etkinlik hâlâ “yetişkin merkezli.”
Büyükler neyin anlamlı, neyin gerekli olduğunu düşünüyor; çocuklara ise sadece “hazır dinleyici” rolü düşüyor. Çocuğun yaşına, gelişim düzeyine, ilgisine ve merakına göre planlanmayan her faaliyet, çocuk için yalnızca bir “seyirlik.”
Bir ziyaretin sonunda geriye kalan şey bazen bir fotoğraf karesi, bazen bir teşekkür plaketi oluyor. Ama çocuk için çoğu kez sadece bir boşluk.
Büyük şehirlerde çocuk merkezli etkinlik örnekleri artıyor: bilim tırları, çocuk atölyeleri, uygulamalı öğrenme alanları, sosyal sorumluluk oyunları… Ancak küçük şehirlerde hâlâ “ziyaret” adı altında tek yönlü sunumlar ve toplu fotoğraflarla biten programlar yapılmakta.
Oysa çocuk, bulunduğu şehrin büyüklüğüne göre değil; hayal gücüne ve merakına göre öğrenir. Her çocuğun aynı kalitede deneyim hakkına sahip olduğunu unutmamak gerekir.
Bu sadece eğitimde fırsat eşitliği değil, aynı zamanda çocuk hakkıdır.
Kurumlar, okullara geldiklerinde önce şu soruyu sormalı: “Bu etkinlik çocuk için ne ifade edecek?” Eğer cevabı net değilse, o zaman yapılan sadece bir ziyarettir, etkinlik değil. Çocuklara yönelik her çalışmada ölçü, yetişkinin programı değil; çocuğun katılımıdır.
Etkinlikler anlatmak için değil, çocuklarla birlikte yaşamak için yapılmalı.
Belki de artık sormamız gereken soru şu olmalı:
“Biz çocuklara ne anlattık?” değil,
“Biz çocuklarla ne yaşadık?”
