Bu hafta Bilsem öğrenci tanılama sürecinin birinci aşaması tamamlandı. Öğretmenler için aday gösterme süreci, dışarıdan göründüğünden çok daha yoğun ve yıpratıcı bir döneme dönüştü. Aslında hangi öğrencilerin özel yetenek göstergelerine sahip olduğunu pedagojik gözlemlerimiz, sınıf içi davranışlarımız ve akademik verilerimizle biliyoruz; fakat velilerin yanlış bilgilendirilmesi, toplumdaki hatalı “üstün yetenek” algısı ve erken yaşa indirgenmiş başarı baskısı nedeniyle birçok öğretmen ciddi bir mobbing döneminden geçti. Eğitimde fırsat ve imkân eşitliği ilkesini korumaya çalışırken, bir anda kendimizi özel derslerin, kursların, hazırlık kitaplarının gölgesinde kalmış bir sınav yarışının tam ortasında bulduk.
Toplumda “üstün zekâ” olarak basitleştirilen kavram, bilimsel olarak çok daha karmaşık ve çok boyutlu bir yapıyı karşılar. Özel yetenek; tek bir test skoruyla ya da yüksek notla açıklanabilecek bir mesele değildir. Yaratıcılık, problem çözme becerileri, soyut düşünme düzeyi, öğrenme hızı, motivasyon, odaklanma eğilimleri ve bilişsel derinlik gibi pek çok bileşenin kesişiminde ortaya çıkan bir özelliktir. Bu nedenle sınıfta aktif olması ya da derslerde yüksek başarı göstermesi, tek başına bir öğrenciyi “özel yetenekli” kategorisine taşımaz. Ancak toplumda hâlâ “başarılı çocuk eşittir özel yetenekli çocuk” denklemi geçerli olduğu için, tanılama sürecine yüklenen anlam giderek bozuluyor.
Bilsem tanılamasının esas amacı, öğrencileri herhangi bir yarışa sokmak değil; özel yetenek alanı bulunan çocukların gelişimsel ihtiyaçlarını erken dönemde tespit etmek ve onlara uygun bir destek sağlamak. Yani tanılama, bir üstünlük belgesi değil; doğru eğitim planlamasını yapabilmek için bir ihtiyaç analizidir. Fakat son yıllarda bu süreç, doğal potansiyeli anlamaya yönelik bir değerlendirmeden çıkarak, hazırlık kitaplarıyla beslenen, test stratejileri öğretilen ve “çalışarak girilir” algısına dayanan bir performans yarışına dönüştü. Böyle olunca sistem, çocuğun gerçek potansiyelini görmek yerine, yapay bir sınav başarısını ölçmeye başlıyor.
Bu durum yalnızca özel yetenekli öğrencilerin tanılanma hakkını gölgelemekle kalmıyor; tipik gelişim gösteren öğrencilerde de derin bir başarısızlık algısı yaratıyor. Çünkü sürecin bu yanlış toplumsal çerçevesinde Bilsem’e girememek, çocukların gözünde “yeterince iyi olmamak” gibi algılanıyor. Pek çok tipik gelişimli çocuk, kendisinden beklenmeyen bir performans yarışının içine sürükleniyor; sınavı geçemediğinde ise sanki olması gereken bir kapıyı kapatmış gibi hissediyor. Bu da onların benlik algısını, özgüvenini ve öğrenmeye yönelik motivasyonunu olumsuz etkiliyor. Oysa Bilsem hiçbir çocuğun başarı ya da başarısızlık ölçütü değildir; yalnızca belli alanlarda farklı gelişim gösteren öğrencilerin desteklendiği bir programdır.
Velilerin bu sürece bakışının değişmesinin ise üç temel nedeni var: Bilsem’e girişin prestij unsuru hâline gelmesi; kurumun yapısının ve amacının yeterince bilinmemesi; ve erken yaşta başarı baskısının giderek artması. Bu baskı büyüdükçe, hem gerçek potansiyeli görmek zorlaşıyor hem de çocukların doğal gelişim süreçleri gölgeleniyor.
Bu yıl da benzer bir döngünün içinden geçtik. Çocuğunun yeteneğini anlamaktan ziyade, ona atfedilen “farklılık” üzerinden kendine kimlik inşa etmeye çalışan ailelerin sayısı arttıkça, tanılama süreci daha da ağırlaşıyor. Yetenek, gelişen ve doğru destekle parlayan bir alan olması gerekirken, giderek bir unvana, bir statü göstergesine dönüşüyor. Bunun bedelini ise hem özel yetenekli çocuklar hem de tipik gelişim gösterenler ödüyor.
Ve işte böylece 1. raund bitti.
Ama asıl mesele daha yeni başlıyor:
Toplum neden özel yetenek kavramını bu kadar yanlış anlıyor?
Aileler neden çocuklarını bir performans sahnesine sürüklüyor?
Biz eğitimciler, tüm bu algı karmaşasının içinde bilimsel doğruları nasıl savunacağız?
Görünen o ki, bu konuyu konuşmaya daha yeni başlıyoruz…
