Siyaset, toplumu yönetme sanatı ve çabası olarak bilinmektedir. Bu mesleğe soyunan insanın birçok yönden örnek olması ve önemli hatalar içinde yer almaması gerekmektedir. Fakat Türkiye’deki “partili siyaset”, Batı’dan aldığı birçok unsur ile hem kendini toplumun yegâne yönlendiricisi ve belirleyicisi konumuna getirmiş durumdadır.
Siyaset, yönetme kültürü ve tekniği olarak anlaşılması gereken bir kavramdır. Fakat siyaset bir amaç değildir. Siyaset, bir metot ve usul sistemidir. Siyasetin bir ahlakı ve kültürü bulunmaktadır. Bu ahlak ve kültür doğrultusunda; insan, toplum ve politika hedeflerine yönelik kural ve teknikler kullanılarak en iyi sonuçlara ulaşılmak istenir.
Parti, Batı’da farklı inanç, kültür ve menfaat gruplarını birbirinden uzaklaştırmış, hatta birbirine düşman hâle getirmiştir. Sosyal, iktisadi ve hukuki hayattaki bu ayrım, siyaset ve yönetimde de kendisini göstermiştir. Bu yüzden her grup, kendi siyasi partisini kurma ihtiyacı hissetmiştir. Çünkü diğer gruplardan kendi hak ve menfaatlerini korumasını isteme durumu söz konusu değildi. Bu durum, siyaseti farklı partilerin güç mücadelesiyle toplumları yönetme çabası hâline getirmiştir.
Meşrutiyet dönemi Batıcıları, Avrupa’nın maddi kalkınmasına bakarak Batı’nın nasıl geliştiğini incelerken, olayın siyasi tarafına odaklanıp Batı’daki parlamento ve anayasa sistemini alelacele almış; ancak bu sistemin bizim sosyal yapımıza uygun olup olmadığına bakmamışlardır. Birbirine dost ve kardeş olan bir toplumu, siyasi partiler aracılığıyla adeta birbirinden koparmışlardır. Aradan geçen üç yüzü aşkın yılda bu siyasi partilerin toplumun problemlerini çözdüğüne şahit olamıyoruz. Ancak siyasi partilerin birbirleriyle kıyasıya ve ölçüsüzce mücadele ederek olumsuz bir örnek hâline geldiklerini görüyoruz.
Hâlbuki Avrupalıların Afrika, Asya ve Uzak Doğu’daki sömürü hareketleriyle birlikte altın, gümüş ve diğer değerli madenleri toplamalarının yanı sıra, oraların insanlarını da kendilerine köle yaparak bütün bu imkânları kendi ülkelerine taşıdıkları ve böylece sanayi hareketini başlattıkları gerçeğine dikkat edilmemiştir.
Siyasetin Getirdiği Düşünce ve Ahlak Krizi
Türkiye, öncelikle tek partili bir sistem ile yönetimini özellikle Batı’ya ve Batı’nın sistemine uyarlamaya çalıştı. Ne dinî ne de sosyal ve kültürel değer ve geleneklere dikkat edildi. Batı’dan adeta ne buldularsa alındı. Ancak bütün bu düşüncesizce ve aceleci devrimcilik(!), yöneticileri halktan kopardı. Birtakım devrimler ise halka rağmen yapıldı.
Belli bir dönem sonunda halkın ihtiyaç ve beklentilerine dönüş oldu. Sistemin otoriter yönü azaltıldı ve halka bazı tercihler yapma imkânı verildi. Ancak sistem, hâlâ ayrımcı politika güden siyasetçilerin, daha doğrusu particilerin elindeydi.
Sosyal ve kültürel değerlere dayanmayan siyaset ya baskı ile ayakta durabilir ya da kişilerin bu siyaseti kutsallaştırmasıyla varlığını sürdürebilir. Dolayısıyla bu iki alternatif, şimdiye kadar Türkiye’nin yönetimine hâkim olan anlayışlar olarak kendisini göstermiştir. Ancak bu süreçte ne kültür ne de ahlak değerleri varlığını gösterebilmiştir.
Siyasi baskılar sürekli olmaz ve toplumlar buna karşı ayağa kalkıp haklarını arayabilir. Ancak siyasetin kutsallaştırılması, toplumun inanç ve ahlak değerlerinin siyasetin kuralları hâline getirilmesiyle daha az riskli bir bağlılık ve sürdürülebilirlik sağlayabilir. Özellikle İslam toplumlarında yaşanan problem, böyle bir inanç ve ahlak değişiminin hazırlanmasına yol açmıştır.
Sosyal değişim hareketlerinde inanç ve ahlak, kişi ve toplumun değerlerinin korunmasını gerektirir ve çeşitli sistemlerin bu değerlere uygun bir şekilde uygulanmasına imkân verir. Fakat eğer inanç ve ahlak dışı bir sistem arzu edilirse, inanç ve ahlakın yerine yeni idealler ve kutsallar oluşturulur. İnsanlar da bu yeni kutsallara uygun hareket ederek huzur ve tatmine ulaştıklarına inandırılır.
Bugün Türkiye’de ve İslam toplumlarında ortaya çıkan “sanal rahatlık ve huzur”, inanç ve ahlak değerlerinin yerine seküler değerlerin konulması ve bu değerler gerçekleştirildikten sonra gerçek inanç ve ahlak değerlerine ulaşılabileceği kanaatinin yerleştirilmesiyle oluşmaktadır.
Ancak bu anlayışın ne toplumu ne de sistemi sağlıklı ve verimli bir hâle getirebildiği, en önemlisi de halkı sistemi sadece seyreden bir konuma getirdiği görülmektedir. İşte “büyük imtihan” da bu noktadan sonra başlamaktadır. Herkes bu imtihana nasıl hazırlanacağını düşünmelidir.
Selametle.
