23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı yaklaşırken okullarda aynı cümleler dolaşmaya başlıyor. Sessizce değil, gayet net:
“Benim çocuğum neden önde değil?”
“Niye onun rolü küçük?”
“Bu kadar çocuk içinde benimki niye fark edilmedi?”
Kimse yüksek sesle söylemese de, meselenin özü şu: Çocuklar sahneye çıkıyor ama aslında büyüklerin beklentileri yarışıyor. Şunu açıkça söyleyelim:
Bu bir gösteri değil, bir “tatmin alanı” hiç değil.
Bir çocuğun prenses olması, diğerinin çoban olması…
Birinin mikrofon tutması, diğerinin arka sırada dans etmesi…
Bunların hiçbiri “daha değerli çocuk” anlamına gelmez. Ama biz yetişkinler, fark etmeden tam da böyle okuyoruz.
Asıl mesele şu:
Çocuğun sahnede nerede olduğu değil, o sahneye hangi duyguyla çıktığı. Çünkü sahne dediğimiz şey, aslında küçük bir hayat provasıdır. Ve hayat, herkesi aynı yere koymaz.
Kimi önde yürür, kimi arkadan destek olur.
Kimi konuşur, kimi dinler.
Kimi görünür, kimi görünmeden taşır.
Ama biz daha çocuk yaşta tek bir mesaj veriyoruz:
“Önde olursan değerlisin.” İşte kırılma tam burada başlıyor.
Gelişim psikolojisi bize çok net bir şey söylüyor:
Çocuklar kendilerini, kendilerine söylenenlerden çok, kendilerine nasıl bakıldığı üzerinden tanımlar. Bir başka deyişle, çocuk benlik algısını alkıştan değil, ilişki içindeki değerden kurar.
Koşulsuz kabul kavramı tam da burada devreye girer. Bir çocuk, sevginin ve kabulün bir performansa bağlı olduğunu hissettiği anda, kendisi olmaktan vazgeçip “olması gereken”e dönüşmeye başlar. İşte o noktada sahne değişir. Artık çocuk sahneye çıkmaz, kendini kanıtlamaya çıkar.
Sosyal öğrenme yaklaşımı da şunu söyler:
Çocuk, sadece ne söylendiğini değil, neyin ödüllendirildiğini öğrenir.
Eğer alkış sadece “önde olana” gidiyorsa, çocuk için değer de oraya taşınır.
Belki alkış alır ama içinde hep aynı soru kalır:
“Yeterli miyim?”
Tam da bu noktada, çoğu zaman görünmeyen bir emek var: öğretmen. Bir öğretmen bu süreçte sadece rol dağıtmaz. Her çocuğun karakterini, cesaretini, hassasiyetini, aile yapısını, sahne kaygısını, arkadaş ilişkilerini düşünür. Birini öne alırken diğerini geri itmemeye,
birini korurken diğerini görünmez kılmamaya çalışır. Bu, dışarıdan göründüğü kadar basit değildir. Aslında yaptığı şey, bir orkestrayı yönetmeye benzer. Her enstrüman farklıdır.
Kimi yüksek sesle çıkar, kimi fonda kalır. Ama hepsi aynı anda, aynı uyumla bir anlam kazanır. O uyumu kurmak sadece notaları bilmekle değil, her sesi gerçekten duymakla mümkündür.
Eğitim bilimleri de tam burada öğretmenin rolünü “denge kurucu” olarak tanımlar.
Sınıf içi uygulamalarda eşitlik değil, adalet esastır. Çünkü her çocuk aynı yerden başlamaz, aynı ihtiyaçla büyümez. Bu yüzden bazen bir adım geri çekilip şunu söylemek gerekir:
“Öğretmenine güven.” Çünkü o sahnede sadece bir gösteri değil bir denge kuruluyor. Bir çocuğun en büyük ihtiyacı,
alkış değil; koşulsuz kabuldür.
Bağlanma kuramı da bize şunu hatırlatır: Çocuk, kendisini değerli hissettiği güvenli ilişkiler içinde gelişir. Bu güven duygusu, dış dünyadaki tüm performanslardan daha belirleyicidir.
Sahnenin önünde de olsa, arkasında da…
Şiir okusa da okumasa da…
Aynı gözle izlenmek.
Belki de mesele hiçbir zaman rol dağılımı değildi.
Mesele, bizim çocuklarımızı hangi gözle izlediğimizdi.
Çocuk sahnedeki yerini değil annesinin ona baktığı yeri hatırlar.
Bu yüzden bu 23 Nisan’da bir adım geri çekilelim.
Rolü değil, çocuğu görelim. Performansı değil, duyguyu duyalım.
En büyük alkış çocuk sahneden indiğinde hiçbir şart koymadan gülümseyip sarılabilmektir.
