Son otuz yılda “pozitif ebeveynlik” adı altında çocuk yetiştirme anlayışı büyük bir dönüşüm geçirdi. Ebeveynler, çocuklarını baskıdan, cezadan ve azarlanmaktan koruyarak onları özgür, kendine güvenen bireyler olarak yetiştirmeyi amaçladı. “Bir çocuğa bağırmak, ruhunda iz bırakır” düşüncesi, pek çok aile için bir rehber haline geldi. Ama yıllar geçtikçe ortaya çıkan tablo, beklentilerin tam tersi yönde şekillendi.
Otuz yıl boyunca hiç azarlanmamış, hiç sert bir “hayır” duymamış çocuklar büyüdüğünde, duygusal olarak oldukça kırılgan bir nesil ortaya çıktı. En küçük eleştiride yıkılan, reddedilmeye dayanamayan, onaylanmadığında değersiz hisseden gençlerle karşılaşıldı.
Onlara kimse bağırmamıştı; ama gerçekle yüzleşmeyi de kimse öğretmemişti. Oysa bir çocuk, sınırla karşılaşmadan özdenetimini geliştiremez. “Dur” denilmeden iç disiplini oluşmaz. Hayal kırıklığı, ruhun kaslarını güçlendiren bir deneyimdir.
Yirmili yaşlarına geldiklerinde bu çocukların çoğunda anksiyete, onay bağımlılığı ve içsel boşluk hissi görülmeye başlandı. Dış dünyadan gelen en ufak sarsıntı, içlerinde fırtınaya dönüşüyordu. Çünkü içlerinde, “ben bu zorluğa dayanabilirim” diyen bir ses hiç inşa edilmemişti.
Evet, iyi kalpliydiler; ama dayanıksız. Çatışmadan korkuyor, sakinliği huzur sanıyor, gerçekte ise kaçınıyorlardı. Sertlikle yüzleşmemek için çoğu zaman toksik ilişkilerde, pasif konfor alanlarında sıkışıp kalıyorlardı. Dirençle büyümeyen zihin, kendi gücünü değil, dış desteği arar.
Ama hikayenin güzel bir tarafı da var. Bazıları, bu eksikliği fark ettikten sonra kendini yeniden inşa etmeye başladı. Sporla, disiplinle, sabırla; kimi ilk kez “hayır” diyerek, kimi ebeveynine sınır koyarak, kimi kendi içindeki sesi duymayı öğrenerek.
“Çocuğa gereken yumuşaklık değil, dürüstlüktür.”
Sınırsız sevgi, bağımlılığa; sevgisiz disiplin, korkuya dönüşür.
Gerçek ebeveynlik, bu iki uç arasındaki ince dengedir.
Sevgi, kontrolsüz biçimde sunulduğunda çocuğu özgürleştirmez; aksine bağımlı kılar. Çünkü çocuk, her isteği karşılandığında kendi kapasitesini değil, ebeveyninin gücünü öğrenir. Sevgiyle karıştırılmış sınırsız hoşgörü, sınırların silikleştiği bir alan yaratır.
“Ben seni çok seviyorum” cümlesi, bazen “seninle yüzleşmeye cesaret edemiyorum”un kibar bir ifadesine dönüşür.
Oysa çocuk, sevginin yanında gerçekliği de duymak ister:
“Bunu yapman doğru değil.”
“Bu davranışının sonucunu senin taşıman gerek.”
Bunlar sevgisiz sözler değildir; tam tersine, olgun bir sevginin göstergesidir. Çünkü sevgi, bazen dur diyebilme cesaretidir.
Birçok ebeveyn, çocuğunu incitmemek adına gerçeği gizler; ama gizlenen her gerçek, çocuğun kendi iç dengesinden biraz daha uzaklaşmasına neden olur. Aşırı koruyuculuk, çocuğun hayatın sert yüzüyle tanışmasını geciktirir. Böylece çocuk, dış dünyanın değil, ebeveynin onayına bağımlı hale gelir.
Oysa sağlıklı ebeveynlik, çocuğun düşmesini engellemek değil; düştüğünde kalkabileceğini ona hissettirmektir.
Dürüstlük, ebeveynlikte sevgiden bile değerlidir. Çünkü dürüstlük, çocuğun dünyayı olduğu gibi tanımasına izin verir. Sevgi, bu gerçekliği yumuşatabilir ama asla saklamamalıdır.
Gerçek ebeveynlik, çocuğu aşırı yumuşaklıkla sarmak değil; hayatın sertliğine karşı içinde bir dayanıklılık tohumu bırakmaktır.
Eğer sizi çocukken kimse azarlamadıysa ve şimdi sürekli “birilerine bir şey borçluymuşsunuz” gibi hissediyorsanız belki de sadece hayatın darbelerine dayanmayı öğrenemediniz. Güzel olan şu; bu hâlâ öğrenilebilir bir şey.
Kendinize biraz sert davranmayı değil, biraz daha dürüst olmayı deneyin.
Belki o zaman, içinizdeki gücü daha çok hissedersiniz.
