zannediliyor, hatta sevgisizlikle karıştırılıyor. Gerçek şu ki sınır koymamak, çocuğu hayata hazırlamamaktır.
Bugün ebeveynlerin zihninde çok güçlü bir başka duygu daha var: “Çocuğuma zarar verir miyim?” kaygısı. Daha açık haliyle, “Travma bırakır mıyım?” korkusu. Bu korku sandığımızdan çok daha yaygın. Birçok anne-baba sınır koyması gerektiğini biliyor ama tam o anda geri çekiliyor. Çünkü çocuğun ağlaması, üzülmesi ya da hayal kırıklığı yaşaması hemen aynı yere bağlanıyor: “Acaba ona bir şey mi yapıyorum?” Oysa burada kritik bir ayrım var. Her zorlanma travma değildir, her hayal kırıklığı zarar değildir, her “hayır” çocuğun ruhunda kalıcı bir iz bırakmaz. Travma; çocuğun duygusunun görülmediği, yalnız bırakıldığı, anlamlandıramadığı ve tekrar eden yoğun yaşantıların içinde sıkıştığı durumlardır. Yani mesele sınırın kendisi değil, o sınırın içinde çocuğun yalnız bırakılıp bırakılmadığıdır.
Bir çocuk “hayır” duyduğunda üzülür, bu çok doğaldır. Ama o anda yanında bir yetişkin varsa, duygusu görülüyorsa, “şu an kızdığını biliyorum” diyen bir ses varsa, orada travma değil öğrenme vardır. Asıl zorlayıcı olan ise hiç sınırla karşılaşmamış bir çocuğun, hayatın gerçek sınırlarıyla bir anda yüzleşmesidir. Çünkü hayatın kendisi sınırlarla örülüdür; zamanın, mekânın, ilişkilerin bir çerçevesi vardır. Başka insanların olduğu her yerde sınırlar vardır ve çocuk bu gerçekle ilk kez karşılaştığında eğer daha önce hiç deneyimlememişse, bunu öğretim olarak değil duygusal bir sarsıntı olarak yaşar. Bu yüzden “okula gidince öğrenir” düşüncesi çoğu zaman yanıltıcıdır. Okul öğretmekten çok karşılaştırır ve çocuk ilk kez sınırla orada karşılaştığında bunu anlamlandırmakta zorlanır. Sınırsız özgürlük fikri kulağa romantik gelse de gerçek hayat bir dağ başı değildir. Başka insanlarla temasın olduğu her yerde sınır vardır ve sınırların olmadığı bir yerde sağlıklı bir ilişki de kurulamaz.
Burada belirleyici olan şey yalnızca sınır koymak değil, o sınırın nasıl konulduğudur. Çocuğa sınır koyarken temas koparsa bu bir güç mücadelesine dönüşür. Ama sınırın nedeni anlatılırsa, çocuğun duygusu görülürse ve ebeveyn kendi deneyimini paylaşırsa, ortaya bambaşka bir süreç çıkar. Aslında ebeveynin yaptığı şey kendi düşünme becerisini, kendi değerlendirme gücünü yani bir anlamda “frontal korteksini” çocuğa ödünç vermektir. Bu sayede çocuk henüz tek başına yapamadığı şeyleri ilişki içinde yapabilmeye başlar: dürtüyü ertelemek, duyguyu düzenlemek, sonucu öngörebilmek… Bunların hiçbiri kendiliğinden değil, ilişki içinde öğrenilir.
Günümüzde sık karşılaşılan bir başka durum ise çocuğa her şeyin verilmesi, isteklerin anında karşılanması ve hayal kırıklığının neredeyse hiç yaşatılmamasıdır. Bu dışarıdan bakıldığında sevgi gibi görünse de aslında çocuğun gelişimini yavaşlatan bir durumdur. Çünkü gelişim biraz da beklemekle, eksiklikle ve çabalamakla mümkün olur. Her istediği yapılan çocuk büyümez, sadece yaşı ilerler. Tam bu noktada ebeveynin kurabileceği en güçlü cümlelerden biri devreye girer: “Ben hata yapabilirim.” Bu cümle bir zayıflık değil, aksine ilişkisel bir güçtür. Çünkü hata yapan ama sonra durup düşünen, duygusunu düzenleyen ve ilişkiyi onaran bir ebeveyn çocuğa çok kıymetli bir şey öğretir: ilişkiler bozulabilir ama onarılabilir. Hatta çoğu zaman onarılan ilişki, hiç bozulmamış bir ilişkiden daha güçlü hale gelir. Bu yüzden mesele kusursuz ebeveyn olmak değildir. Mesele; tutarlı, temas halinde ve açıklayıcı bir ebeveyn olabilmektir. Sınır koyan ama koparmayan, durduran ama açıklayan, hata yapan ama onaran ve çocuğunu üzmekten korktuğu kadar onu hayata hazırlayamamaktan da çekinen bir ebeveyn… Çocuğu hayata hazırlayan şey tam olarak budur. Çünkü hayat sınırsız bir alan değil. Ama doğru öğrenildiğinde, insan sınırların içinde de kendine geniş bir yer açabilir. Ve belki de en önemlisi şu: Çocuklarımıza her şeyi veremeyiz ama onlara hayatla baş edebilme becerisini verebiliriz. Gerisi zaten yolunu bulur.
