Son yıllarda çocuklarla ilgili en sık duyduğum sorulardan biri şu: “Hocam, bizim çocuklar neden en ufak engelde yıkılıyor?” Bir oyun kaybedildiğinde gözyaşları dökülüyor, bir arkadaş istediğini yapmadığında öfke ortaya çıkıyor, öğretmen bir sınır koyduğunda itirazlar yükseliyor ve kurallarla karşılaşıldığında büyük hayal kırıklıkları yaşanıyor.
Birçok kişi bu tabloya bakıp çocukları suçlamayı tercih ediyor. “Yeni nesil çok hassas”, “çok şımarıklar” ya da “her şeye alınıyorlar” gibi yorumlar sıkça dile getiriliyor. Oysa ben sorunun çocuklarda başladığını düşünmüyorum. Bana göre bu durumun kökeni biraz daha geride, belki de bizim çocukluğumuzda yatıyor.
Bugün anne baba olan kuşak, çocukluğunu oldukça farklı koşullarda geçirdi. Bizlere sık sık “sus”, “karışma”, “sen anlamazsın” denildi. “Büyükler konuşurken çocuklar konuşmaz” anlayışı birçok evde hâkimdi. Çocukların duygu ve düşüncelerine kulak verilmesi bugünkü kadar yaygın değildi. Yıllar geçti, biz büyüdük ve anne baba olduk. Sonra da kendi kendimize bir söz verdik: “Ben çocuğuma böyle davranmayacağım.”
Aslında niyetimiz son derece güzeldi. Çocuklarımızı daha fazla dinledik, duygularını önemsedik, fikirlerini sorduk ve onları bir birey olarak görmeye çalıştık. Ancak bazen iyi niyet farkında olmadan başka bir uca savrulabiliyor. Bir zamanlar çocukların sesi hiç duyulmazken, bugün bazı evlerde kararların merkezi çocuklar hâline gelebiliyor.
Geçmişte korku baskın bir duyguydu; bugün ise birçok ebeveynin içinde görünmez bir suçluluk duygusu var. Çocuğu üzmekten, hayal kırıklığı yaşatmaktan, onun tarafından yanlış anlaşılmaktan ya da bize kızmasından korkuyoruz. Belki de en çok kendi anne babalarımıza benzemekten çekiniyoruz. İşte tam bu noktada sınırlar yavaş yavaş bulanıklaşmaya başlıyor.
Çocuk ağladığında karar değişiyor, biraz daha direndiğinde kurallar esniyor ve ebeveynler geri adım atabiliyor. Böylece çocuk farkında olmadan çok güçlü bir mesaj alıyor: “Biraz daha zorlarsam sonuç değişebilir.” Oysa hayat böyle işlemiyor. Hayat bazen bekletiyor, bazen reddediyor, bazen de istediğimizi vermiyor. Çocukluğu boyunca bütün kapıları açılan bir çocuk, hayatın ilk kapalı kapısıyla karşılaştığında doğal olarak sarsılıyor. Çünkü mesele sınırla ilk kez okulda karşılaşması değil; sınırla yeterince tanışmamış olması.
Burada önemli bir yanlış anlaşılma da var. Son yıllarda sıkça duyduğumuz bir ifade var: “Ama o da bir birey.” Evet, çocuklar da bireydir. Düşünceleri, duyguları ve fikirleri vardır; bunların hepsi dinlenmeli ve önemsenmelidir. Ancak birey olmak, yönetici olmak anlamına gelmez.
Bir çocuk arabadaki yolcu olabilir. Nereye gitmek istediğini söyleyebilir, camı açmak isteyebilir ya da müziği seçebilir. Ancak direksiyonun başına geçemez. Çünkü çocukluk döneminde beynin karar verme, dürtü kontrolü ve uzun vadeli sonuçları değerlendirme ile ilgili bölgeleri hâlâ gelişmektedir. Çocuk ne istediğini çok iyi biliyor olabilir ama neye ihtiyaç duyduğunu her zaman bilemeyebilir. İşte ebeveynlik tam da burada devreye girer. Ebeveynlik her isteği yerine getirmek değildir. Bazen çocuğun hoşuna gitmeyecek kararları alabilmek, kısa süreli mutsuzluğu göze alıp uzun vadeli kazanımları koruyabilmek ve gerektiğinde sakin ama kararlı bir şekilde “hayır” diyebilmektir. Bunu yaparken suçluluk duymamak, uzun açıklamalarla kararı tartışmaya açmamak ve sınırları koruyabilmek gerekir.
Sınır ceza değildir. Sınır, sevginin karşıtı da değildir. Tam tersine, çocuğun dünyasını güvenli hâle getiren görünmez duvarlardır. Çocuklar çoğu zaman söylediklerimizden çok tutarlılığımızı takip ederler. Bugün farklı, yarın farklı davranan ebeveynler çocuklarda özgürlük değil, belirsizlik oluşturur.
Çocuk gelişimi üzerine yapılan çalışmalar da yıllardır aynı noktaya işaret ediyor: Çocuklar öngörülebilir ortamlarda kendilerini daha güvende hissederler. Ne ile karşılaşacağını bilen çocuk rahatlar, sınırların nerede başladığını bilen çocuk sakinleşir ve kuralların değişmeyeceğini bilen çocuk mücadele etmek yerine uyum göstermeyi öğrenir. Bu nedenle çocuklar sandığımızın aksine sınırsız özgürlüğe değil, güven veren sınırlara ihtiyaç duyarlar. Çünkü hayatta bizi güçlü yapan şey her istediğimizi elde etmek değildir; istediğimiz olmadığında da yolumuza devam edebilmektir. Bunu çocuklara öğreten şey ise uzun açıklamalar değil, tutarlı sınırlar koyabilen ebeveynlerdir.
Çocuklar en çok yönünü kaybetmeyen yetişkinlere güvenirler. Fırtına çıktığında rotasını değiştirmeyen kaptanlara ihtiyaç duyarlar. Belki de bugün çocuklarımıza verebileceğimiz en değerli hediyelerden biri budur: Sevgiyle kurulmuş ve kararlılıkla korunmuş sınırlar. Çünkü bir gün biz yanlarında olmayacağız ama çocukluklarında öğrendikleri o görünmez sınırlar, hayatları boyunca onlara eşlik etmeye devam edecek.
