Hayatın en büyük sırlarından biri, her şeyin yerli yerinde güzel olmasıdır. Bir çiçeğin dalında, suyun yatağında, insanın ise kendi ölçüsü ve karakteri içerisinde değer kazanması gibi… Ne var ki çağımız, sahip olduklarımızdan çok onları nasıl gösterdiğimizle ilgileniyor. Abartının alkışlandığı, sadeliğin çoğu zaman fark edilmediği bir dönemde yaşıyoruz. Oysa gerçek güzellik; gösterişte değil, doğallıkta; fazlalıkta değil, yerindelikte saklıdır. İnsan da eşya da ancak olması gereken yerde durduğunda huzur verir, anlam kazanır ve güzelleşir.
Yaşadığımız hayatta birçok şeyi ıskalıyoruz. Hâlbuki etrafımızdaki güzellikleri ve iyilikleri görmemiz, fark etmemiz lazım. Hayata sadece ekonomik açıdan bakma hastalığı hepimizi kapsadı, kuşattı. Madde gözüyle gördüğümüz dünyada manevi ve sosyal hayatımızı istediğimiz gibi ortaya koyamıyoruz.
Çocukluğumuz, gençliğimiz ve içerisinde bulunduğumuz yaşlar bize tecrübeyle göstermiştir ki Allah’ın istediği gibi bir kul, Peygamberimize layık bir ümmet olamadık. Toplumun bizden beklediği ve arzuladığı bir hayatı yaşayamamış olmanın ezikliği içerisindeyiz.
Baharın ve yazın güzelliklerini zerrelerimize, hücrelerimize kadar hissettiğimiz bu günlerde; gelip geçici, konup göçücü dünyamızda ne yaparsak, nasıl yaşarsak, nasıl bakarsak ve nasıl görürsek kendimizi tanıyabilir ve anlayabiliriz?
Bir şeyin güzelliği çoğu kez bulunduğu yere yakışmasından doğar.
Su kabına göre biçim alır, insan ise durduğu yere göre kıymet kazanır.
Yerli yerinde duran her şey sade bir huzur verir; ne eksiği göze batar ne fazlası rahatsız eder.
Bir çiçeği saksısından koparıp avizenin yanına asarsanız hem çiçek solar hem de oda yabancılaşır.
Çünkü güzellik, eşyanın kendi tabiatına ve durduğu yere sadık kalmasında saklıdır.
Fakat çağın bir hastalığı var: Her şeyi olduğundan büyük göstermek.
Sosyal hayatımız adeta bir vitrine dönüştü; herkes kendini olduğundan daha parlak göstermenin telaşında.
Bir hâli şişirmek, bir sözü abartmak, bir insanı ya göklere çıkarmak ya da bir çırpıda yerin dibine batırmak âdet hâline geldi.
Küçük bir başarı zaferle, sıradan bir kırgınlık ihanetle anılır olunca kelimeler de kıymetini yitirir.
Övgü, hak edilmediğinde yaltaklanmaya dönüşür; yergi ise ölçüyü kaçırdığında zulme.
Oysa abartının her türü içinde sessiz bir iticilik taşır.
Fazla cilalanan taş ışığı yansıtmaz, gözü kamaştırır ve sonunda yorar.
Şan sahibinin önünde küçülen dil, kudret sahibinin gölgesinde eğilen bel, çoğu zaman hakikatten değil; korkudan ya da menfaatten beslenir.
Makam, insanı olduğundan büyük göstermez; sadece gölgesini uzatır.
Bizim sınavımız, o gölgeye değil, gölgeyi düşürene bakabilmektir.
Aşırılık ister övgüde olsun ister yergide, daima sahtedir. Çünkü tabiatın kendisi ölçüyle kurulmuştur.
Mevsimler birbirini ezmeden gelir, gece gündüzün hakkını yemez, dal ağırlığını taşıyabileceği kadar meyve verir.
Tabiat ifrata da tefrite de yabancıdır; her şeye payını verir ve haddini bilir.
İnsana düşen de bu terazinin dilini bozmamaktır.
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), “İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.” buyururken bize bir ahlak kadar bir estetik de öğretiyordu.
İtidal; korkaklıkla cesaret arasındaki yiğitliktir, cimrilikle savurganlık arasındaki cömertliktir.
Ne taşan ne kuruyan; akıp giden bir pınarın duruluğudur.
Abartılan sevgi bunaltır, abartılan saygı yapaylaşır, abartılan tevazu bile bir tür gösterişe dönüşür.
Doğal olmayan hiçbir tavır insanlara geçmez, hiçbir aşırılık örnek olmaz.
Çünkü insan, kendisine zorla parlatılana değil, kendiliğinden durulana inanır.
Hâlbuki en derin sözler en sade şekilde söylenir, en sahici duygular en az gürültüyü çıkarır.
Bir sözü tam yerinde söylemek, bir insanı tam ettiği kadar anmak, bir sevgiyi taşırmadan sunmak; işte asıl maharet budur.
Güzellik, fazlalıkta değil, yerindelikte gizlidir.
Selametle…
